deneme bonusu grandpashabet güncel adres betpark süperbetin giriş betebet bets10 Matadorbet vdcasino tipobet giriş onwin giriş deneme bonusu veren siteler 2023 giriş onwin grandpashabet grandpashabet

Antalya'nın sular altında kalan antik kentinin sıra dışı hikayesi

Antalya 15.07.2026 - 08:42, Güncelleme: 15.07.2026 - 08:42
 

Antalya'nın sular altında kalan antik kentinin sıra dışı hikayesi

Antalya’nın Demre ilçesi açıklarında yer alan Kekova, berrak Akdeniz sularının altında görülebilen duvarları, merdivenleri ve yapı temelleriyle ziyaretçilerini yüzyıllar öncesine götürüyor.

Antalya kıyılarında ilerleyen teknelerin altından bir anda taş duvarlar, kıyıya doğru uzanan basamaklar ve eski yapıların temelleri beliriyor. İlk bakışta denizin içinde kurulmuş gibi görünen bu kalıntılar, aslında geçmişte karada bulunan bir yerleşimin günümüze ulaşan izlerini taşıyor. Kekova adı çoğu zaman yalnızca “batık şehir” için kullanılsa da bölge, bir adadan ve tek bir antik kentten çok daha geniş bir tarih alanını kapsıyor. Simena, Teimiussa, Aperlai ve Dolichiste gibi yerleşimler, Likya kıyılarındaki ticaretin ve gündelik yaşamın izlerini aynı coğrafyada buluşturuyor. UNESCO da Kekova’yı adalar, koylar ve antik kentlerden oluşan bütüncül bir bölge olarak tanımlıyor. Likyalıların denize açılan yerleşimiydi Kekova Adası’nın kuzey kıyısındaki batık kalıntılar, antik dönemde Dolichiste ya da Dolikisthe adıyla bilinen yerleşimle ilişkilendiriliyor. Bölgenin geçmişi MÖ 4. yüzyıla kadar uzanırken, mezar yazıtları ve sikke buluntuları Simena’nın da bu dönemde var olduğunu gösteriyor. Likya uygarlığının hâkim olduğu dönemde bölgenin korunaklı koyları, deniz yoluyla gerçekleştirilen ticaret için önemli avantaj sağlıyordu. Limana yakın evler, depolama alanları, sarnıçlar ve kıyı yapıları, yerleşimin denizle iç içe bir hayat sürdüğünü düşündürüyor. Kekova’nın Likya kültürü ve antik deniz ticareti bakımından taşıdığı önem, paylaşılan kaynaklarda da özellikle vurgulanıyor. Şehir bir gecede tamamen denize gömülmedi Kekova hakkında anlatılan en yaygın hikâyelerden biri, büyük bir depremin bütün şehri tek gecede sular altında bıraktığı yönünde. Ancak bölgenin oluşumunu yalnızca tek bir afete bağlamak doğru değil. MS 2. yüzyılda yaşanan depremler, kıyıdaki yapıların zarar görmesine ve zeminin bazı bölümlerinin alçalmasına yol açtı. Zaman içinde gerçekleşen jeolojik hareketler ve deniz seviyesindeki değişimler de kıyı çizgisini dönüştürdü. UNESCO’nun Kekova açıklamasında, adadaki jeolojik hareketlerin yerleşimin bir bölümünü su altında bıraktığı ve yapıların yarısının karada, yarısının denizde kaldığı sıra dışı bir görüntü oluşturduğu belirtiliyor. Bugün tekneden bakıldığında suyun altında görülen duvarlar, merdivenler ve temel izleri, bu uzun dönüşümün sessiz tanıkları olarak dikkat çekiyor. Kekova tek bir antik kentten oluşmuyor Kekova çevresindeki tarihî alan, birbirine yakın çok sayıda yerleşimi kapsıyor. Kekova Adası’nın karşısındaki Kaleköy’de antik Simena, Üçağız’da Teimiussa, Sıcak Yarımadası çevresinde ise Aperlai’nin kalıntıları bulunuyor. Bölgede Likya lahitleri, kaya mezarları, sur parçaları, sarnıçlar ve kıyı yapıları doğayla iç içe görülebiliyor. Üçağız ve Kaleköy’ün geleneksel taş evleri ile dar sokakları da antik kalıntılarla günümüzdeki kıyı yaşamını yan yana getiriyor. Bu nedenle Kekova gezisi yalnızca denizin altındaki yapıları izlemekten ibaret değil. Aynı rota üzerinde Likya, Roma ve Bizans dönemlerinden kalan farklı izlerle karşılaşmak mümkün. Simena’nın kayalara oyulmuş küçük tiyatrosu Kaleköy’de denize hâkim bir tepenin üzerinde bulunan Simena Kalesi, Kekova bölgesinin en dikkat çekici noktalarından biri. Kalenin bulunduğu alanda kayaya oyulmuş küçük bir tiyatro ya da toplantı yapısı yer alıyor. Yapı, Simena’nın sınırlı nüfusa sahip küçük bir kıyı yerleşimi olduğunu gösteren önemli ayrıntılardan biri olarak değerlendiriliyor. Kaleköy kıyısında denizin içinde yükselen Likya lahdi ise bölgenin simgesi hâline gelmiş durumda. Suların arasında tek başına duran lahit, Kekova’nın karayla deniz arasında kalan tarihini en çarpıcı biçimde yansıtan görüntülerden birini oluşturuyor. Tersane Koyu’nda Bizans döneminin izleri var Kekova Adası’nın kuzeybatısındaki Tersane Koyu, antik dönemde liman ve gemi bakım alanı olarak kullanılan korunaklı noktalardan biri olarak biliniyor. Koy çevresinde kıyıya kadar uzanan yapı temelleri ile Bizans dönemine ait bir kilisenin kalıntıları bulunuyor. Suyun berrak olduğu günlerde kıyı yapılarının bir bölümü tekne üzerinden fark edilebiliyor. Bu görüntüler, Kekova’nın depremlerden sonra tamamen terk edilmediğini, bazı bölümlerinin Bizans döneminde yeniden kullanıldığını ortaya koyuyor. Bir dönem Türkiye ile İtalya arasında tartışma konusu oldu Kekova’nın sıra dışı hikâyesi yalnızca antik çağlarla sınırlı değil. Ada, 20. yüzyılın ilk yarısında Türkiye ile İtalya arasında egemenlik tartışmalarına konu oldu. 1932 yılında imzalanan Türkiye-İtalya sözleşmesiyle Kekova’nın Türkiye’ye ait olduğu kesinleştirildi. Böylece yüzyıllar boyunca farklı uygarlıkların izlerini taşıyan ada, Cumhuriyet döneminde Türkiye sınırları içinde kalan önemli tarih ve doğa alanlarından biri oldu. UNESCO listesindeki koruma altındaki miras Kekova, 25 Şubat 2000 tarihinde Türkiye tarafından UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne “karma miras” kategorisinde sunuldu. UNESCO kaydında bölgenin yalnızca batık kalıntılarıyla değil; jeolojik yapısı, kıyı oluşumları, doğal manzarası ve devam eden kültürel yaşamıyla da önem taşıdığı belirtiliyor. Bölgedeki hassas arkeolojik dokunun korunması amacıyla batık kentin bulunduğu kesimde yüzme ve dalış faaliyetleri sınırlandırılıyor. Kalıntılar çoğunlukla belirlenmiş güzergâhlarda ilerleyen teknelerden izlenebiliyor. Kekova’yı ziyaret edenlerin su altındaki yapılara dokunmaması, tarihî kalıntılara zarar vermemesi ve çevreyi kirletmemesi büyük önem taşıyor. Kekova’ya ulaşım nasıl sağlanıyor? Kekova’ya doğrudan kara yoluyla ulaşılmıyor. Bölgeyi görmek isteyenler çoğunlukla Demre, Kaş veya Üçağız’dan hareket eden tekne turlarını tercih ediyor. Cam tabanlı tekneler, su seviyesinin altındaki yapıların daha rahat görülebilmesini sağlıyor. Tekne rotaları genellikle Batık Şehir kıyısı, Tersane Koyu, Kaleköy ve çevredeki yüzme koylarını kapsıyor. Kaleköy’e deniz yoluyla ya da Üçağız’dan devam eden yürüyüş güzergâhıyla ulaşılabiliyor. Kekova’yı diğer antik kentlerden ayıran en önemli özellik, geçmişin kapalı bir müze salonunda değil, doğrudan Akdeniz’in berrak suları altında görülebilmesi. Bir zamanlar insanların yaşadığı kıyılar, depolar, merdivenler ve evler bugün sessizce denizin altında uzanıyor. Bu görüntü, ziyaretçilere yalnızca kaybolmuş bir şehri değil, doğanın tarih boyunca bir coğrafyayı nasıl değiştirebildiğini de gösteriyor.
Antalya’nın Demre ilçesi açıklarında yer alan Kekova, berrak Akdeniz sularının altında görülebilen duvarları, merdivenleri ve yapı temelleriyle ziyaretçilerini yüzyıllar öncesine götürüyor.

Antalya kıyılarında ilerleyen teknelerin altından bir anda taş duvarlar, kıyıya doğru uzanan basamaklar ve eski yapıların temelleri beliriyor. İlk bakışta denizin içinde kurulmuş gibi görünen bu kalıntılar, aslında geçmişte karada bulunan bir yerleşimin günümüze ulaşan izlerini taşıyor.

Kekova adı çoğu zaman yalnızca “batık şehir” için kullanılsa da bölge, bir adadan ve tek bir antik kentten çok daha geniş bir tarih alanını kapsıyor. Simena, Teimiussa, Aperlai ve Dolichiste gibi yerleşimler, Likya kıyılarındaki ticaretin ve gündelik yaşamın izlerini aynı coğrafyada buluşturuyor. UNESCO da Kekova’yı adalar, koylar ve antik kentlerden oluşan bütüncül bir bölge olarak tanımlıyor.

Likyalıların denize açılan yerleşimiydi

Kekova Adası’nın kuzey kıyısındaki batık kalıntılar, antik dönemde Dolichiste ya da Dolikisthe adıyla bilinen yerleşimle ilişkilendiriliyor. Bölgenin geçmişi MÖ 4. yüzyıla kadar uzanırken, mezar yazıtları ve sikke buluntuları Simena’nın da bu dönemde var olduğunu gösteriyor.

Likya uygarlığının hâkim olduğu dönemde bölgenin korunaklı koyları, deniz yoluyla gerçekleştirilen ticaret için önemli avantaj sağlıyordu. Limana yakın evler, depolama alanları, sarnıçlar ve kıyı yapıları, yerleşimin denizle iç içe bir hayat sürdüğünü düşündürüyor. Kekova’nın Likya kültürü ve antik deniz ticareti bakımından taşıdığı önem, paylaşılan kaynaklarda da özellikle vurgulanıyor.

Şehir bir gecede tamamen denize gömülmedi

Kekova hakkında anlatılan en yaygın hikâyelerden biri, büyük bir depremin bütün şehri tek gecede sular altında bıraktığı yönünde. Ancak bölgenin oluşumunu yalnızca tek bir afete bağlamak doğru değil.

MS 2. yüzyılda yaşanan depremler, kıyıdaki yapıların zarar görmesine ve zeminin bazı bölümlerinin alçalmasına yol açtı. Zaman içinde gerçekleşen jeolojik hareketler ve deniz seviyesindeki değişimler de kıyı çizgisini dönüştürdü. UNESCO’nun Kekova açıklamasında, adadaki jeolojik hareketlerin yerleşimin bir bölümünü su altında bıraktığı ve yapıların yarısının karada, yarısının denizde kaldığı sıra dışı bir görüntü oluşturduğu belirtiliyor.

Bugün tekneden bakıldığında suyun altında görülen duvarlar, merdivenler ve temel izleri, bu uzun dönüşümün sessiz tanıkları olarak dikkat çekiyor.

Kekova tek bir antik kentten oluşmuyor

Kekova çevresindeki tarihî alan, birbirine yakın çok sayıda yerleşimi kapsıyor. Kekova Adası’nın karşısındaki Kaleköy’de antik Simena, Üçağız’da Teimiussa, Sıcak Yarımadası çevresinde ise Aperlai’nin kalıntıları bulunuyor.

Bölgede Likya lahitleri, kaya mezarları, sur parçaları, sarnıçlar ve kıyı yapıları doğayla iç içe görülebiliyor. Üçağız ve Kaleköy’ün geleneksel taş evleri ile dar sokakları da antik kalıntılarla günümüzdeki kıyı yaşamını yan yana getiriyor.

Bu nedenle Kekova gezisi yalnızca denizin altındaki yapıları izlemekten ibaret değil. Aynı rota üzerinde Likya, Roma ve Bizans dönemlerinden kalan farklı izlerle karşılaşmak mümkün.

Simena’nın kayalara oyulmuş küçük tiyatrosu

Kaleköy’de denize hâkim bir tepenin üzerinde bulunan Simena Kalesi, Kekova bölgesinin en dikkat çekici noktalarından biri. Kalenin bulunduğu alanda kayaya oyulmuş küçük bir tiyatro ya da toplantı yapısı yer alıyor. Yapı, Simena’nın sınırlı nüfusa sahip küçük bir kıyı yerleşimi olduğunu gösteren önemli ayrıntılardan biri olarak değerlendiriliyor.

Kaleköy kıyısında denizin içinde yükselen Likya lahdi ise bölgenin simgesi hâline gelmiş durumda. Suların arasında tek başına duran lahit, Kekova’nın karayla deniz arasında kalan tarihini en çarpıcı biçimde yansıtan görüntülerden birini oluşturuyor.

Tersane Koyu’nda Bizans döneminin izleri var

Kekova Adası’nın kuzeybatısındaki Tersane Koyu, antik dönemde liman ve gemi bakım alanı olarak kullanılan korunaklı noktalardan biri olarak biliniyor. Koy çevresinde kıyıya kadar uzanan yapı temelleri ile Bizans dönemine ait bir kilisenin kalıntıları bulunuyor.

Suyun berrak olduğu günlerde kıyı yapılarının bir bölümü tekne üzerinden fark edilebiliyor. Bu görüntüler, Kekova’nın depremlerden sonra tamamen terk edilmediğini, bazı bölümlerinin Bizans döneminde yeniden kullanıldığını ortaya koyuyor.

Bir dönem Türkiye ile İtalya arasında tartışma konusu oldu

Kekova’nın sıra dışı hikâyesi yalnızca antik çağlarla sınırlı değil. Ada, 20. yüzyılın ilk yarısında Türkiye ile İtalya arasında egemenlik tartışmalarına konu oldu. 1932 yılında imzalanan Türkiye-İtalya sözleşmesiyle Kekova’nın Türkiye’ye ait olduğu kesinleştirildi.

Böylece yüzyıllar boyunca farklı uygarlıkların izlerini taşıyan ada, Cumhuriyet döneminde Türkiye sınırları içinde kalan önemli tarih ve doğa alanlarından biri oldu.

UNESCO listesindeki koruma altındaki miras

Kekova, 25 Şubat 2000 tarihinde Türkiye tarafından UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne “karma miras” kategorisinde sunuldu. UNESCO kaydında bölgenin yalnızca batık kalıntılarıyla değil; jeolojik yapısı, kıyı oluşumları, doğal manzarası ve devam eden kültürel yaşamıyla da önem taşıdığı belirtiliyor.

Bölgedeki hassas arkeolojik dokunun korunması amacıyla batık kentin bulunduğu kesimde yüzme ve dalış faaliyetleri sınırlandırılıyor. Kalıntılar çoğunlukla belirlenmiş güzergâhlarda ilerleyen teknelerden izlenebiliyor. Kekova’yı ziyaret edenlerin su altındaki yapılara dokunmaması, tarihî kalıntılara zarar vermemesi ve çevreyi kirletmemesi büyük önem taşıyor.

Kekova’ya ulaşım nasıl sağlanıyor?

Kekova’ya doğrudan kara yoluyla ulaşılmıyor. Bölgeyi görmek isteyenler çoğunlukla Demre, Kaş veya Üçağız’dan hareket eden tekne turlarını tercih ediyor. Cam tabanlı tekneler, su seviyesinin altındaki yapıların daha rahat görülebilmesini sağlıyor.

Tekne rotaları genellikle Batık Şehir kıyısı, Tersane Koyu, Kaleköy ve çevredeki yüzme koylarını kapsıyor. Kaleköy’e deniz yoluyla ya da Üçağız’dan devam eden yürüyüş güzergâhıyla ulaşılabiliyor.

Kekova’yı diğer antik kentlerden ayıran en önemli özellik, geçmişin kapalı bir müze salonunda değil, doğrudan Akdeniz’in berrak suları altında görülebilmesi. Bir zamanlar insanların yaşadığı kıyılar, depolar, merdivenler ve evler bugün sessizce denizin altında uzanıyor. Bu görüntü, ziyaretçilere yalnızca kaybolmuş bir şehri değil, doğanın tarih boyunca bir coğrafyayı nasıl değiştirebildiğini de gösteriyor.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kureselakdeniz.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.